13 Ocak 2011 Perşembe

Can Dündar'dan Evliliğe Dair...

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için.
17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da…
Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan…
Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi…
Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına “hot“ dediğinde oturmalı kadın…
Yâda yumuşatıyorlar;
-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı…
Eğitimde de böyle… Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı…
EŞİM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne “hot“ dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü…
Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,
-“Ooo Can bey kapmışınız çıtırı“ esprilerine muhatap dahi oldum.
EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bir taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım… Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran…
Bunu unutmadık biz.
Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o “haklisin bir tanem…“ dedik,
Öfke bitip fırtına durulduğunda “ama bir de böyle düşün“ de dedik fikrimizi savunurken.
Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta…
Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..
Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama…
Sevginin en büyük dostuydu bizim için “güven“… Ve güvenin ardına saklanmış bir “saygı“ vardı daima…
Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede…
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık…
Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında…
Gece yarısı kapı açıldı esim;
-“Ne yapıyorsun burada?“ diye sordu kapının eşiğinden, “uyuyorum“ dedim buz gibi bi sesle…
Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla…
“kay yana“ dedi daracık yatakta. “ne yapıyorsun?“ dediğimde
“benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim“ dedi…
Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek…
Ve bence doğrusu da bu…
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize…
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede…
Ama oyunun kurallarını biz koyduk… Nede olsa bizim oyunumuzdu oynanan…
Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence…
Topluma kulaklarını tıkayarak hem de… Ne benim, ne de bizim sözlerimizle…
Sadece gönlünüzden geçtiğince…
Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun;
“…Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına.
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…
CAN DÜNDAR

Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir.
Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder.
Aşağı çekersin omuzların titrer.
Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku
uyumayı başarır…

5 yorum:

figen abla dedi ki...

bak şimdi, seninle çok özel bir çalışmamı paylaşacağım..
bunu ben yazdım sevgili minik...

Ilk aşk...
Hani derler ya?
"Ilk aşk bambaşkadır.Ilk aşklar asla unutulmaz." diye...
Kim demiş?
Peeehhh!
Ilk aşklar AŞK idiyse,daha sonra neden tekrar tekrar aşık olduk?
Hem aşk dediğimiz nedir ki?
Şöyle bir düşünelim...

Hoşlanma-beğeni...
Sonrasında karşılıklı bir iletişim...
Ve başlayan bir sevgi.
Devamında da AŞK...

Bir süre pespembe paylaşımlar...
Hiç bir kusurunu görmeyiz sevdiceğimizin.
O mükemmeldir.
O'nun için ne yapacağımızı bilemeyiz.
O'nu anlatan şiirler yazmaya doyamayız...
Hatta her aşkın bir de şarkısı vardır,o aşkın kahramanlarına özel,öyle değil mi?
Evet evet...Doğru insanı bulduk...Onunla ölüme bile gidilir...

O'na yan gözle bakanı paralarız.O'na toz kondurmayız.Laf söyletmeyiz.
Ah! Ne kadar da güzeldir O.
O'na laf eden,karşısında bizi bulur.
O'nu uçan kuştan kıskanırız.
O'na her konuda kefilizdir.
O'na kanımız,canımız,herşeyimiz fedadır.
"Aşık olmak ne güzel şeymiş." deriz.
O'nu tanımadan önce yaşadığımız aşklar mı?
Yok yok..onlar YALANmış meğer...
Birer YANILGIymış.
SEVDİĞİMİZİ ZANNETMİŞİZ...Meğerse GERÇEK AŞK buymuş...

Buraya kadar var mı itirazı olan?

Aşağı yukarı hep böyle değil midir her aşk hikayesi?
Ve bir süre böyle devam etmez mi?

Sonra,aradan biraz zaman geçer....
ZAMAN....
Herşeyi eskiten,yıpratan zaman,yaşadığımız aşktan da esirgemez hoyrat etkilerini.
Aşkımız da eskimeye başlar.
Yorulur.Hırpalanır.

O,o kadar da mükemmel bir insan değildir artık...
O'nun da hataları,kusurları vardır...
Hele şu huyu ne kadar tahammül edilmez,bu huyu da ne kadar sevimsizdir.
Meğer O'nu tanıyamamışızdır...
Yormaktadır artık bizi bu AŞK...
Kavgalar,tartışmalar başlar...
Ardından,önce kısa süreli,sonra giderek uzayan kırgınlıklar yaşanır...

Derken,taraflardan biri,muhtemelen bu aşkın en çok yorduğu taraf,AYRILMAK ister...
Diğeri belki, hazırlıklıdır bu ayrılığa,belki de değildir.Ama karşı taraftan gelen ayrılma isteğiyle şöyle bir sarsılır...
Hatta bir anda kendisini TERKEDİLEN hissederek öfkelenir.

AYRILIK telaffuz edilmeye başlandı ya artık?
Sonuç kaçınılmazdır...
Yollar ayrılır...

İşte bundan sonra karmakarışık oluruz.

"O zaten şöyleydi"
"O böyleydi"
"Sen bilmezsin.O aslında var ya?...."
Diye başlayan cümlelerle anlatılır ortak tanıdıklara AYRILIK...
Yaşanmışlıklardan tek bir güzel anı yoktur hatırlanan...
Hatta ortak şarkımızın da aslında ne kadar anlamsız ! bir şarkı olduğunu farkederiz.
MEĞER ONU DA SEVMEMİŞİZDİR!!!
SEVDİĞİMİZİ ZANNETMİŞİZDİR!!!

Canı yansın isteriz.
Yıkılsın,bir daha iki ayağının üzerine kalkamasın isteriz.
Eskiden olsa,asla toz kondurmayacağımız insana,artık bir başkası dil uzattığında,hemen iki laf da biz ekleriz.
O'nu başkalarının gözünden düşürmek için,hayal gücümüzü de kullanıp,olmadık yakıştırmalar yaparak,yerden yere vururuz.
Artık O'nu bir daha kimseler sevmesin isteriz.
O'nun canı yandığında,bizim içimize soğuk sular serpilir...
Kahrolsun O!
Ne yapsak,ne desek de bir türlü hırsımızı alamayız.
Bir zamanlar saçının telini rüzgar incitecek diye üzerine titrediğimiz sevdiceğimize etmedik beddua bırakmayız...

Sonra,aradan biraz zaman geçer....
ZAMAN....
Herşeyi eskiten,yıpratan zaman,yaşadığımız nefretten de esirgemez hoyrat etkilerini.
Nefretimiz de eskimeye başlar.
Yorulur.Hırpalanır.

O,o kadar da nefrete değer biri değildir artık...
O'ndan daha önemli ve ilgilenmeye değer bir HAYAT vardır etrafımızda...
Hem galiba yeterince hırsımızı da almışızdır artık...
Meğer ne kadar sıradan bir insanmış da biz bilememişizdir !
Giderek daha az,hatırlamaya başlarız.
Ve gün gelir,adını bile anmaz oluruz...
MEĞER O'NU DA SEVMEMİŞİZDİR ASLINDA!!!
SEVDİĞİMİZİ ZANNETMİŞİZDİR!!!
Unutur gideriz...

Ve bir gün...

Bir başkası çıkar karşımıza....
Ve bu masalı yine en başından alıp,yeniden yaşamaya başlarız...

Yalan mı?

figen abla yazdı :)))))))))))

figen abla dedi ki...

demin gönderemedim galiba yorumumu...
tekrar deniyorum..
iki tane olmasın, sen birini sil ablam...

--------------
bak sevgili minik..bu yazıyı kendim kaleme almıştım...

ah..çok uzun diye kabul etmiyor :(((

dur sana linkini vereyim...

http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1630&mid=13527&ItemID=11457&ItemIndex=26

minik dedi ki...

çok güzel ifade etmişsin figen abla,yüreğine sağlık,diyecek birşey bulamadım inan... :)

ÇAY SAATİ dedi ki...

Can Dundar'ın eşi yukarıdaki özelliklere sahip,tanıdıgım birisi.Ama bu yazıdan sonra Can Dündar eşini aldattı..((

minik dedi ki...

biliyorum çay saati,ben de zaten bu yüzden paylaşmak istedim bu yazıyı,nasıl olabiliyor böyle birşey anlayamıyorum,kimseye de güvenemiyorum,sevgiyi ve evliliği yaşamak için yanlış devirde yaşadığımı düşünüyorum :(